Umur Bey

Umur Bey ya da tam sanıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey (ö. 1348), Aydınoğulları Beyliği’nin ikinci ve en ünlü beyidir.

Denizci olarak büyük şöhret kazanmış bir Türk askeri ve devlet adamıdır. Şair ve tarihçi Enverî tarafından "Düstûr-Nâme” adlı eserde hayatı destanlaştırılmış bir şekilde anlatılır.

Yaşamı

1309 yılında Leşkeri-eli’nde (Aydınoğlu topraklarında) dünyaya geldi. Aydınoğulları Beyliği’nin kurucusu Aydınoğlu Mehmet Bey’in beş oğlundan ikincisidir. İsmi “işler, yükümlülükler, görevler“ anlamına gelir. İslami lakabı; “Dinin güzelliği” anlamına gelen “Bahaüddün”’dür.

Genç yaşta İzmir valiliğine atandı ve babasının Ayasuluk’ta (bugünkü Selçuk) kurduğu donanma ile korsanlık yaparak ün kazandı. Sakız Adası, Bozcaada, Eğriboz, Mora Yarımadası ile Rumeli sahillerine akınlar düzenledi. Babasının ölümünden sonra diğer kardeşlerinin de onayıyla 1334 yılında beyliğin başına geçti. Saltanatı, 1348’de ölümüne dek 14 yıl sürdü. Beylik, onun idaresi altında en parlak günlerini yaşadı.

Beyliğinin ilk yılları

Umur Bey, 1335 yılında Alaşehir’i (o zamanki adıyla Filadelfiya) kuşatarak aldı. 1336’da Bizans İmparatoru III. Andronikos'un Midilli ve Foça'daki âsi Cenevizliler üzerine donanma ile yaptığı harekâtta Saruhan donanmasıyla beraber Umur Bey de donanmasıyla İmparatora yardım etti. Bu sefer esnasında VI. İoannis (Kantakuzen) ile tanışıp dost oldu. İmparatorun Ceneviz seferindeki yardımına karşılık Umur Bey’e Sakız Adası verildi; o da Alaşehir’den vergi almaktan vazgeçti; böylece Bizans ile dostluk ilişkileri devam etti. Umur Bey, 1337’deki Arnavut isyanının bastırılmasında da Bizans’a yardım etti.

Karadeniz seferi ve gemileri karadan yürütmesi

Umur Bey’in, kardeşi Hızır Bey ile birlikte Adalar ve Yunanistan üzerine seferler düzenledikten sonra 1338-1340’ta Karadeniz seferi yaptığı; Kili ve diğer sahilleri vurduğu; bu sefer sırasında 300 gemiden oluşan donanmasını karadan çekerek Mora girişindeki Germe Hisarı’na ulaştıkları; dönüşte de Germe yakınında tekrar karadan geçerek İzmir’e ulaştıkları 1465 tarihli “Düstürname-i Enveri” adlı eserde anlatılmıştır. Bu nedenle Umur Bey'den “gemileri karadan yürüten ilk Türk” olarak bahsedilir. Ancak Bizans kaynaklarında bahsedilmeyen bu olayın bir kurgu olduğu, eserin yazıldığı yıllardaki Osmanlı fetihleri için ideolojik bir kaynak oluşturması için Umur Bey'in bazı gerçek seferlerinin ayrıntılarına dayanarak hayal ürünü bir sefer hikâyesi yaratılmış olduğu da iddia edilmektedir.

Düstürname-i Enveri'ye göre, Umur Bey'in donanması İzmir'den 350 gemi ile yola çıkmış ve on dokuz gündüz-gece yol almış ve yirminci gün karaya ulaşmıştır. Germe'de 50 gemi bırakılıp diğer 300 gemi tahtaları sabun ile kayganlaştırılıp muhtemelen halatlarla çekilerek karadan yürütülmüş ve Karadeniz'e atlatılmıştır. Gazi Umur Bey, İstanbul'da tekfur tarafından misafir edilmiş ve sonrasında Eflak bölgesindeki Kili'ye ulaşmıştır. Orada birçok kaleye akınlar yaparak yüklü bir ganimetle tekrar aynı yoldan geri dönmüştür. Araştırmacılar arasında konuya dair bir birliktelik mevcut değildir. Gazi Umur Bey'in seferi konusunda tarihçi Mükrimin Halil Yinanç, Paul Lemerle, Erdoğan Merçil Z. Günal Öden, Karadeniz ve Tuna Nehri deltasındaki Kili seferi üzerinde durmuşlardır. Himmet Akın ve Tuncer Baykara ise Tuna Deltası'ndaki Kili ve Yunanistan'ın batısındaki Epir seferlerinin muhtemelen Enverî tarafından birbirine karıştırıldığı veya bu seferlerin anlatımda iç içe geçtiğini ifade etmektedirler. Himmet Akın, Enverî'deki Germe'nin İnebahtı civarındaki Germe olduğunu ve Umur Bey'in daha önce bölgeye yaptığı bir sefer olduğunu ifade etmektedir. Kili seferinin ise 1339-1340'ta gerçekleştiğini belirtir. Bununla birlikte, İnebahtı yakınlarındaki Germe tezini, Piri Reis’in aktardığı bilgi ile de desteklemiştir. Tuncer Baykara, 1342 yılı sonlarında gerçekleştiğini ifade ettiği sefer ile ilgili olarak bir boğaz ile ayrılan yerlerde Türklerin kuzeydeki denize kara; güneydekine ise ak dediklerini ifade etmiştir. Hatta Sinop’ta da bu gerçeğin yaşadığını eklemiştir. Buradan hareketle de Türklerin Mora’nın öte yanına Karadeniz demiş olabileceklerini ifade etmiştir. Böylece buradaki Karadeniz ile büyük Karadeniz’in birbirine karıştırıldığını ve iki seferin tafsilatının birbirine geçtiğini belirtmiştir. H. Necati Hatipoğlu da sadece Epir seferi üzerinde durmakta; buna dayanak olarak da Antikçağ’da gemilerin Korinth kıstağında karadan yürütüldüğünü ve nihayetinde burada kazılarla ortaya çıkarılan Diolkos gemi güzergâhının bulunduğunu ifade etmiştir.

Mustafa Daş’a göre Gazi Umur Bey’in gemileri karadan yürüttüğü yerle ilgili iki farklı görüş bulunmaktadır. İlk görüş, Yunanistan ve Mora arasındaki Korinth kıstağından, ikinci görüş ise Ege ve Marmara arasındaki Gelibolu kıstağından gemilerin karadan yürütüldüğünü belirtir. Daş, bu konuda müstakil bir inceleme yapmış ve Enverî’nin Umur Bey’in seferlerini karıştırmadığını belirtmiştir. Enverî’nin iki farklı seferi ayrı ayrı anlatması gerektiğini savunan Daş, 1336-1341 yılları arasında Umur Bey’in Bizans’a müttefik olarak yardım ettiğini ve 1341 yılında Karadeniz ile Tuna Nehri deltasındaki Kili üzerine bir sefer düzenlediğini ifade eder. Mustafa Daş, ayrıca Piri Reis’in bu konuda verdiği bilgiyi Enverî’den bir yansıma olarak değerlendirir ve Piri Reis’in “İhtiyar Hıristiyanlardan şunları işittim ifadesiyle bilginin kendisine aktarıldığını belirttiğini vurgular. Germe terimi, yer adı olarak kullanılmasının yanı sıra duvar ve sur anlamında da kullanılmıştır. Enverî'de de bu terim duvar ve sur anlamında geçmektedir. Bu bağlamda, Gazi Umur Bey'in İzmir'den çıkıp Gelibolu kıstağından gemileri karadan geçirerek Marmara'ya, oradan da Karadeniz'e geçip Kili'ye sefer düzenlemesi daha olası görünmektedir. Ancak bu konu hakkında Enverî dışında çağdaş bir kaynağın bulunmaması, karadan gemi yürütme olayını tartışmalı hale getirmektedir.

Bizans taht mücadelesine müdahalesi

Ana madde: Bizans İç Savaşı (1341-1347)

1341'de İmparator Andronikos'un ölümü üzerine yerine geçen küçük yaştaki oğlu İoannis tahta oturtulmuş; Umur Bey'in dostu Kantakuzen ise çocuk imparatora vasi tayin edilmişti. Çok geçmeden imparatorlukta taht mücadeleleri başladı ve Dimetoka'da kendisini imparator ilan eden Kantakuzen, Umur Bey'den yardım istedi. 1342 yılında donanması ve ordusu ile Meriç nehri ağzına kadar gelen Umur Bey, mevsim şartları yüzünden İzmir'e geri dönmek zorunda kaldı. Ertesi yıl yeniden Trakya sahillerine geldi; Selanik ve Trakya taraflarını yağmaladı ancak kesin bir sonuç elde edemeden geri döndü.

Haçlı donanması ile mücadelesi

Doğu Akdeniz adalarındaki Latinler, Umur Bey'in bu derece güçlenmesinden korkarak Papa VI. Clemens’i bir Haçlı seferi düzenlemeye davet ettiler. Öte yandan Bizans’ın çocuk imparatorunun annesi olan Savoylu Anna, Umur Bey’in yenilmesi halinde Ortodoks ve Latin kiliselerini birleştirmeyi vadetti. Böylece 1344 yılında Papalık, Venedik, Ceneviz, Kıbrıs, Rodos Şövalyeleri’nin gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması İzmir’i kuşattı. Umur Bey, bu güç karşısında yenilerek İzmir’in sahil kesimini kaybetti; Türk donanması yakıldı. Yukarı İzmir’e çekilen Umur Bey, Latinlere mütareke teklif etti ve mücadele geçici bir süre durdu.

Donanması yandıktan sonra ganimet elde etmek ve Dimetoka’da zor durumda olan Kantakuzen’e yardım etmek için kara yoluyla Rumeli’ye geçmeyi deneyen Umur Bey, Saruhan Beyliği topraklarından geçmek için Saruhan Bey’den izin aldı. 1345 yılında Çanakkale Boğazı’ndan Rumeli’ye geçti. Bazı savaşlar yaptı ve Kantakuzen’le beraber İstanbul üzerine yürüdü ancak bir sonuç alamadı. Beraberinde gelen Saruhanoğlu Süleyman Bey’in hummadan ölmesi üzerine yukarı İzmir’e geri dönmek zorunda kaldı. Kantakuzen’e Osmanlı Devleti’nin hükümdarı Orhan Bey ile anlaşmasını önerdi.

Döndükten sonra İzmir sahili üzerine saldırılar yapan Umur Bey, Ayasoluk’ta Türk donanmasını yeniden faaliyete geçirdi. Rodos şövalyeleri, bazı imtiyazlar elde etmek şartıyla Sahil İzmir'i, Aydınoğuları'na terk etmek üzere bir anlaşmaya vardılar. Ancak Papa bu anlaşmayı kabul etmeyince Umur Bey 1348'de İzmir Liman Kalesi'ni kuşattı.

Ölümü

Umur Bey, İzmir kuşatması sırasında kale surlarına tırmanırken atılan oklarla hayatını kaybetti. Cenazesi, Birgi’de babasının yanına defnedidi. Yerine ağabeyi Hızır Bey geçti.

Umur Bey’in hayat hikayesi, yaptığı fetihler, akınlar, deniz seferleri Osmanlı Devleti’nin Fatih dönemi vakanüvislerinden olan Enverî tarafından 1465’te kaleme alınan “Düsturname-i Enveri”’de ayrıntılarıyla anlatılmıştır.

Yazar, şair ve alimleri koruyan bir devlet adamı olarak tanınan Umur Bey’in Kelile ve Dimne’yi ilk defa Farsça’dan Türkçe’ye çevirttiği bilinir. Ayrıca koruyucu hekimliğe dair bir tıp eseri olan “Tabiatname” Umur Bey adına “Tutmacı” tarafından Farsçadan Oğuz Türkçesine çevrilmiştir.

Aydınoğlu Gazi Umur Bey

Prof. Dr. Tuncer Baykara

Aydınoğlu Gazi Umur Paşa (1309-1348), Tuncer Baykara tarafından kaleme alınmıştır. Kitap 1990 yılında Kültür Bakanlığı tarafından [Ankara] 9751707056 ISBN kodu ile yayınlanmıştır. Aydınoğlu Gazi Umur Paşa (1309-1348) adlı eser Türkçe dilindedir.

Maksim Gorki - Fırtınanın Habercisi

Maksim Gorki - Fırtınanın Habercisi

Fırtınanın Habercisi, Ekim Devrimi öncesi Rusya’sının üzerinde toplanan kara bulutlar ile köpüren deniz arasında kanat çırpıp durur. Gorki fırtına öncesi bir gözlemleme yolculuğuna çıkartır bizi ülkesinde; hapishanelerden kentin izbe bodrumlarına uzanan bu yolculuk, masal üzerinden bizi geçmişe, ülkenin Rus olmayan öteki halklarının geleneklerine götürür. Gözlemlemenin, bakmanın, ayrıntıyı hayatın içinde, gerçekliğin imbiğinde demlemenin büyük ustası, sessizliğini bozmadan "dolaştırır" bizi; yoksunluğu, savrulmuşluğu ve dibe vurmuşluğu ise asıl yaşayanlara yorumlatır. Bizler de hapishanelerde, zindanımsı bodrum katlarında, yoksunlukların alt sınırında yaşayan ve açık seçik bir politik bilinçleri bulunmayan bu insanları ayakta tutan gücün ne olduğunu anlamaya çalışırız. Kimileri için en olumsuz durumda bile biraz ironi, öfke, yaşama dürtüsü, inanç ve kolay anlaşılmaz bir şeylerdir belki hayata destek veren itkiler. Kimileri içinse ufukta beliren fırtına bulutlarının müjdelediği yarınlar.

Fırtınanın Habercisi: Umuda yolculuk.

Franz Kafka - Bir Savaşın Tasviri

Franz Kafka - Bir Savaşın TasviriKafka’nın uzun hikâyelerinden Bir Savaşın Tasviri, iki ahbabın arasında geçen konuşmalarla başlar ve şehir manzaraları eşliğinde devam eder. Öykünün kahramanı; “ahbabım” dediği adamla ne arkadaş ne düşmandır, sürekli bu ikircikli hâl arasında gidip gelir. Kafka’nın bütün üslubuna sirayet eden o güçlü yalnızlık ve yabancılık duygusunun hissedildiği novellasında, hayal ile gerçekliğin sınırları sıradan sınırlarmış gibi çoğu zaman silikleşir.

“Ve giysiler içinde insanlar
Gezerler sallanarak çakıl yolda
Üzerlerinde gökyüzü kocaman
Uzaktaki tepelerden
Uzak tepelere”

Çağlar Kırçak - Meşrutiyetten Günümüze Gericilik

Çağlar Kırçak - Meşrutiyetten Günümüze Gericilik - İmge Yayınevi

Çağlar Kırçak - Meşrutiyetten Günümüze Gericilik - İmge Yayınevi

Dr. Çağlar Kırçak'ın kitabıdır.
Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde bu kitap için şunları söyler:
"Bugünlerde Dr. Çağlar Kırçak'ın meşrutiyetten günümüze gericilik adlı kitabını okuyorum. Dr. Kırçak, bu incelemesinde "islamcı terör olmaz" yargısına tarih içinde yanıtlar veriyor. Kitapta, cumhuriyet öncesi ve sonrası şeriatçı akımlar, siyasal çerçevelere oturtularak inceleniyor. bugün şeriatçı akımlar eskisinden daha güçlü. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana şeriatçılar devlet içinde hiç bu kadar güçlenmemişlerdi. Dr. Kırçak'ın kitabı, yalnızca önceki günün ve dünün incelenmesi değil, bugünün de aynasıdır."

Brittainy Cherry - Güney Fırtınaları

Brittainy Cherry - Güney Fırtınaları
Brittainy Cherry - Güney Fırtınaları

Sevgisiz evliliğimden kurtulmak için şehir hayatını geride bıraktıktan sonra, yeni bir başlangıç yapmak için Havenbarrow isimli küçük bir kasabaya taşınmıştım. Burada kasabanın aykırı adamına çekileceğimi hiç tahmin etmezdim. Sorunlu ve soğuk biri olduğu söyleniyordu. Ayrıca karanlık bir geçmişi vardı. Ama insanlar Jax'in gözlerindeki parıltıları ve gizlice yaptığı iyilikleri fark etmiyordu.


Milliyet Çocuk - Çizgi Klasikler - Sayı 044 - Guliver'in Yolculukları

Milliyet Çocuk - Çizgi Klasikler - Sayı 044 - Guliver'in Yolculukları
Milliyet Çocuk - Çizgi Klasikler - Sayı 044 - Guliver'in Yolculukları
Jonathan Swift - Gulliver'in Yolculukları​

Gulliver'in Gezileri, İrlandalı yazar Jonathan Swift tarafından 1726'da yazılan hiciv ve fantastik bir romandır. Eser, doktor Lemuel Gulliver'in farklı ülkelere yaptığı seyahatlerde İngiltere'nin toplumsal ve siyasi yapısını eleştirir.

Dört bölümden oluşan kitap, cüceler, devler, uçan adalar ve atların yönettiği bir toplum gibi hayali dünyaları anlatır. Gulliver, bu yolculuklarda insan doğasını ve Avrupa'nın değerlerini sorgular.


Bu Çeşmeden Su İçmek Müslümanlara Haramdır!

Vaktiyle Bursa’da bir Müslüman, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: “Her kula helâl, Müslüman’a haram!” Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye… Gitmişler Kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dini İslam, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla! Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar adama. Adam: “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…” dedikçe Kadı kızmış: “Ne delili, ne ispatı? Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin vaciptir!” demiş. Demiş ama bir yandan da merak edermiş: “Nedir gerekçen?” diye sormuş. Adam: “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş. Padişah da sinirlenmiş ama diğer yandan o da merak etmiş:

“De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, Müslüman’a haram yazarsın?” Adam, başı önünde konuşur:

“Delilim vardır, lâkin ispat ister.”

“Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?”

“O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanım…”

“Eeee!”

“Sultanım, herhangi bir havradan rastgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm? Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta dolunca, adam: “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler…

“Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine… Sultan: “Bitti mi?” demiş adama.

“Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

“Şimdi nedir isteğin?”

“Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen, âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucami imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler. Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “Ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam?” diye gelen-giden yok! Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta tutuklanan koca âlim için:

“Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”

“Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”

“Vah vah! Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

“Sorma, sorma…”

Padişah, Kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş: “Eee, ne olacak şimdi? Adam: “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” Padişah, “Haklısın” demiş, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş: “Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?” Sultan acı acı tebessüm etmiş:

“Hava bile haram, hava bile!” demiş.

Stephen King - Duma Adası

Stephen King - Duma Adası
Boş sayfa üzerinde tek bir çizgi: Belki etkileyici bir günbatımı, belki de siyahlığın akabileceği bir yarık… Edgar korkunç bir şantiye kazasında sağ kolunu kaybeder, üstelik hafızası ve düşünme yetisi de zarar görmüştür. Geride yalnızca öfke kalır ve Edgar, zorlu bir iyileşme sürecine girer. İyi giden evliliği de aniden sona erince bu nekahet dönemi korkunç bir karabasana dönüşür. Edgar artık kazadan sağ kurtulduğuna sevinemeyecek duruma gelmiştir. “Coğrafi bir değişiklik” yapıp ona çok uzaklara gitmesini öneren psikiyatrı, neyin onu mutlu ettiğini sorduğunda Edgar’ın cevabı “resim yapmak” olmuştur. Bunun üzerine Edgar, Florida sahilinde el değmemiş olağanüstü bir yer olan Duma Adası’nda ev kiralar. Meksika Körfezi’ ndeki muhteşem günbatımı ona resim yapması için ilham verir. Edgar burada münzevi yaşamın duvarlarını yıkar ve dostlar edinmeye başlar. Kendi yaralarından söz etmekten çekinen ve onunla aynı hamurdan yoğrulmuş Wireman ile kökleri Duma Adası’nın derinliklerine uzanan yaşlı Elizabeth’le tanışır. Edgar’ın patlayan yaratıcılığı hem bir mucize hem de bir silahtır. Bazı resimleri o kadar güçlüdür ki kontrol edilemezler. Elizabeth’in geçmişinden sayfalar açılıp çocukluğundaki hayaletler belirince onarılmaz yıkımlar da başlamış olur. Stephen King’ten yaratıcılığın tehlikeleri ve hafızanın gizemleri üzerine büyüleyici ve ürkütücü bir roman.